Hayat ağacı
Hayat ağacı, Türk mitolojisinde yeraltını, yeryüzünü ve göğü tek bir eksende birleştiren dünya ağacıdır. Kökleri yeraltına iner, tepesi göğün katlarını deler; Ögel'e göre göğün direği, yani Kutup yıldızını (Demir Kazık) tutan demir ağaç ile aynı motiftir. Altay-Yakut şaman derlemelerinde göğe çıkışın da, doğumun da yolu bu ağaçtan geçer.
Tanım
Hayat ağacı, Türk mitolojisinde evrenin üç katmanını, yani yeraltını, yeryüzünü ve göğü tek bir dikey eksende birleştiren büyük dünya ağacıdır. Kökleri aşağıya, yeraltına iner; gövdesi yeryüzünde, insanların dünyasında durur; tepesi ise göğün katlarını delerek en yukarıya, Tanrı katına uzanır. Çoğu anlatıda ağacın dibinde bir su kaynağı, dallarında ya da tepesinde bir kuş, iki yanında ay ile güneş bulunur. Bu yüzden hayat ağacı yalnızca bir bitki değil, evrenin nasıl kurulduğunu anlatan bir haritadır.
Kaynaklarda geçişi
Hayat ağacı düz bir tarihi belgede değil, Altay ve Yakut sahasında derlenen şaman dualarında, yaratılış ve türeyiş anlatılarında yaşar. Bu yüzden onu en iyi, bu anlatıları toplayıp değerlendiren araştırmacıların kaydından okuruz.
Bahaeddin Ögel, dünya ağacının en somut tarifini Güney Sibirya anlatılarında bulur. Abakan Tatarlarına göre dünyanın ortasında göklere kadar yükselen büyük bir demir dağ, onun üzerinde de yedi dallı kutsal bir kayın vardır; Altay yaratılış anlatısında aynı ağaç dokuz dallıdır ve ağacın bir yanında ay, diğer yanında güneş durur.[1] Burada ağaç dünyanın tam ortasına, göğe uzanan bir dağın tepesine oturtulur: yani evrenin merkez direğidir.
Aynı motifin en dolu hali Yakut Er-Sogotoh efsanesindedir. Oradaki Hayat Ağacına Ağaç Hakan denir ve o, her şeyin anası, “gökle yer binası” olarak anılır. Ögel’in aktardığı dizelerde ağacın kökleri yeraltı dünyasını kaplar, zirvesi göğün dokuz katını deler, dibindeki kaynaktan da hayat suyu akar; bu sudan içen yaşlı inekler yeniden can bulur.[2] Bu tek tarif, hayat ağacının üç işlevini bir arada verir: üç katmanı bağlamak, hayatı beslemek ve bir ana gibi doğurmak.
Ağacın göğü yere bağlama işlevi en açık biçimde şaman ayininde görünür. Abdulkadir İnan’ın kaydettiği Altay Ülgen ayininde çadırın tam ortasına taze bir kayın dikilir ve dokuz yerinden kertilir; bu kertiklere “taptı”, yani basamak, merdiven denir. Şaman ayin boyunca bu ağacı tırmanmayı temsil ederek göğün katlarını birer birer çıkar: birinci kat, ikinci kat derken tam on ikinci kata, Ülgen’in katına ulaşır ve kurbanı ona sunar.[3] Yani ağaç burada soyut bir simge değil, göğe çıkışın gerçek yoludur; şamanın merdivenidir.
Ağacın öteki ucu doğuma ve cana bağlanır. İnan, çocuğu olmayan Yakut kadınlarının mukaddes bir ağacın dibinde dua ettiğini, çocuk sahibi olanların ise bu çocuğun Tanrı ile yer ve ağaç ruhları tarafından verildiğine inandığını aktarır.[4] Aynı çizgide Ögel, Altay şaman dualarındaki şu satırı verir: “İnsanlar türediği zaman, Umay-Ana’mızla beraber iki kayın ağacı da yere indi.” Bu okumada ağacın dalları arasından gelen bir ruh insana can verir.[5] Böylece hayat ağacı, doğumun ve çocuğun koruyucusu olan Umay ile aynı sahnede buluşur.
Ne anlatır
Hayat ağacının çekirdek fikri, dağınık gibi görünen bütün bu anlatıları tek bir çizgide toplar: evren dikey olarak kurulmuştur ve bu dikey ekseni ağaç tutar. Aşağıda yeraltı, ortada yaşadığımız yer, yukarıda göğün katları vardır; ağaç bu üçünün ortak omurgasıdır. Yer ve göğü ayrı tutan da, birbirine bağlayan da odur. Bu yönüyle hayat ağacı, yazıtların “kutsal yer-su” diye andığı, üzerinde durduğumuz yer-su ile göğü aynı düşüncede yan yana getirir.
Bu eksenin tepesi, sitenin adını da taşıyan noktaya çıkar. Ögel’e göre Yakutlarda göğün direği, dünyanın ortasından Kutup yıldızına kadar uzanan bir demir ağaçtır; yer ile gök geliştikçe bu ağaç ikisini birleştirmiştir. Ögel bu direği doğrudan kutlu Demir-Kazık, yani Kutup yıldızı ile özdeşleştirir: gökyüzü sanki bu çivinin çevresinde döner.[6] Demek ki hayat ağacının tepesindeki sabit nokta rastgele değildir; göğün etrafında döndüğü, yerinden kımıldamayan tek yıldızdır.
Ağacın adları da bu birliği gösterir. Ögel, dünya ağacının mitoloji geleneğinde “hayat ağacı” olarak da anıldığını ve o manada anlaşıldığını söyler; yeri göğe bağlayan bu ağaç bir çeşit göğün direğidir ve Altay masallarında “Temir-terek”, yani demir kavak adıyla geçer.[7] Hayat ağacı, dünya ağacı, göğün direği, demir ağaç: bunlar ayrı ayrı varlıklar değil, aynı motifin farklı sahalarda aldığı adlardır. Hepsinin ortak çekirdeği, yeri göğe bağlayan ve hayatı taşıyan tek eksendir.
Sembolizmi
Hayat ağacının üç bölümü, evrenin üç katmanına birebir oturur. Kök yeraltıdır: ölülerin ve karanlık güçlerin dünyası. Gövde yeryüzüdür: insanların, sürülerin, günlük hayatın yeri. Dallar ve tepe göktür: Tanrının ve ruhların katı. Ağacın dibinden akan hayat suyu ve dallarındaki kuş, bu yapının canlı, hayat veren yüzüdür; kuş çoğu anlatıda göğün ve doğacak çocukların ruhlarını taşır. Bu yüzden hayat ağacı hem bir kozmoloji şeması hem de bir bereket ve doğum simgesidir. İnsanı yukarı çeken görünmez güç olan kut gibi, hayat ağacı da hayatın ve talihin yukarıdan, gökten geldiği düşüncesini somutlaştırır.
Yaygın yanlışlar ve karıştırılanlar
Hayat ağacı en çok, sıradan bir “kutsal ağaç” ya da tek tek ağaçlara duyulan saygı ile karıştırılır. Kaynaklar bu ikisini ayırır: eski Türklerde tek ağaçlara, ulu çınarlara saygı elbette vardır, ama hayat ağacı bunlardan farklı olarak evrenin merkez eksenidir, tek tek bir orman değil, dünyanın omurgasıdır. Ögel, saygı ile tapınmanın da aynı şey olmadığını hatırlatır; ağaca gösterilen saygıyı doğrudan bir ağaç tanrısına tapınma sanmak yanıltır.
İkinci yaygın hata, hayat ağacını yabancı mitolojilerin dünya ağacıyla, örneğin İskandinav Yggdrasil’i ile birebir eşitlemektir. Motif gerçekten dünyanın birçok yerinde ortaktır, ama Türk anlatısının kendi imzaları vardır: demir dağ üzerindeki kayın, göğün katlarını çıkan şaman merdiveni ve hepsinden önemlisi, tepenin Kutup yıldızı (Demir Kazık) ile özdeşleşmesi. Bu bağı atlayıp hayat ağacını genel bir “evrensel ağaç” klişesine indirgemek, onu asıl anlamlı kılan yerli çerçeveyi siler.
Son olarak, dal sayısına takılıp bunu kesin bir sayıya bağlamak da yanlış olur. Kaynaklarda ağaç kimi yerde yedi, kimi yerde dokuz dallıdır; bu fark bir çelişki değil, farklı sahaların göğü kaç katlı düşündüğünün izidir. Ögel bu sayıların bölgeden bölgeye değiştiğini açıkça belirtir; tek bir “doğru sayı” aramak, kaynağın söylemediği bir kesinliği ona yüklemek olur.